YESRİP

YESRİP ×÷)(»๑۩۞۩๑: ﷲ ×÷·.·´¯`·)» doğru yerdesiniz kardeşliğin buluştuğu mekan «(·´¯`·.·÷× ﷲ :: ๑۩۞۩๑«)(÷×


Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Bir Demet Hadis Tahlili

Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1icon Bir Demet Hadis Tahlili Bir Ptsi Ara. 22, 2008 7:14 pm

e.ubey

avatar
{{{~Yönetici~}}}
{{{~Yönetici~}}}
Efendimiz'e ait bütün sözlerde en bariz hususiyet, konuşulan mevzua ait en câmi sözü söylemiş olmasıdır Bu mânâda, dediklerimizi müşahhaslaştıracak binlerce misal mevcuttur Ancak biz bunlardan, herkesin her devirde "cevâmiü'l-kelim" dediği bazılarını nakledeceğiz Fakat şunu ısrarla ifade etmeliyim ki, Efendimiz'in sözlerinin hepsi bu mânâya dahildir

İşte O'na ait sözlerden bazıları:



1 Tevhidde Zirve Birkaç Söz

Tirmizî, İbn Abbas'tan rivayet ediyor:

يَا غُلاَمُ! إِنِّي أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ: اِحْفَظِ اللّٰهَ يَحْفَظْكَ اِحْفَظِ اللّٰهَ تَجِدْهُ ُتجَاهَكَ إِذَا سَأَلْتَ فَاسْأَلِ اللّٰهَ، وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللّٰهِ وَاعْلَمْ أَنَّ اْلأُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعَتْ عَلَى أَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَيْءٍ لَمْ يَنْفَعُوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللّٰهُ لَكَ وَلَوِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوكَ بِشَيْءٍ لَمْ يَضُرُّوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللّٰهُ عَلَيْكَ رُفِعَتِ اْلأَقْلاَمُ وَجَفَّتِ الصُّحُفُ

"Ey delikanlı! Sana birkaç kelime öğreteyim: Sen Allah'a ait hakları koru ki, Allah da seni muhafaza etsin Evet Allah'ı gözet ki, O'nu yanında bulasın İstediğin zaman Allah'tan iste Yardım isteyecek olursan yine Allah'tan iste ve bil ki; bütün ümmet toplanıp sana bir menfaat dokundurmaya çalışsalar, ancak senin için Allah'ın yazdığı bir şeyin menfaatini dokundurabilirler Yine bütün insanlar toplansa, sana zarar vermeye gayret etseler, zerre kadar zarar veremezler; ancak Allah'ın takdir edip yazmış olduğu şey müstesna Artık kalemler kaldırıldı, yazılar kurudu"[1]

İşte bu kadar kısa, öz cümleler içine; kadere, teslimiyete ait en girift, en zor meseleler sığdırılmış ve en sade bir üslûpla bu derin mevzu vuzuha kavuşturulmuştur Aynı zamanda aksiyon ve hamle adına; ibadet mânâsını da dahil ederek söylenebilecek pek çok şey bu birkaç cümlede hulâsa edilmiştir

[1] Tirmizî, kıyâme 59

http://yesrip.yetkinforum.com

2icon Geri: Bir Demet Hadis Tahlili Bir Ptsi Ara. 22, 2008 7:14 pm

e.ubey

avatar
{{{~Yönetici~}}}
{{{~Yönetici~}}}
2 İnsan Bir Yolcudur

Yine Tirmizî, İbn Ömer'den rivayet ediyor :

كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ وَعُدَّ نَفْسَكَ فِي أَهْلِ الْقُبُورِ

"Dünyada garip gibi yaşa Veya bir yolcu gibi ol Kendini (ölmeden önce) kabir ehlinden say!"[2]

İşte üç cümlelik bir söz Zühd ve takvaya ait, dünya ve ahiret muvazenesini koruma-kollamada söylenebilecek sözlerin en vecizi, en mânâlısı Ancak bundan daha veciz bir ifade varsa, hiç şüphesiz bu da yine O'na aittir Bunda kimsenin şüphesi olmasın!

İnsan, zaten dünyada gariptir Mevlâna'nın ifadesiyle insan, kamıştan koparılmış bir ney gibidir Gerçek sahibinden uzaklaştığından dolayı da hep inlemektedir Onun bu iniltisi, bütün bir hayat boyu devam eder

İnsan bir yolcudur Ruhlar âleminden başlayan yolculuğu, anne karnına, dünyaya, çocukluk dönemine, gençlik çağına, yaşlılık hengâmına, kabir ve derken Cennet veya Cehennem'e kadar devam eden bir yolculuktur Ama acaba insan, bu yolculuğunun ne derece farkındadır? Eğer o, daima kendini bir yolcu gibi görse, yürüyüşünü zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacak olan dünyanın çeşitli güzelliklerine takılıp sendelemeden yürüyüp gidecektir

İnsan kendini kabir ehlinden saymadıktan sonra, yani "Ölmeden evvel ölünüz"[3] diye anlatılan hususu, fiil ve yaşantıya dökmedikten sonra, şeytanın hile ve desiselerinden bütünüyle korunması, kurtulması mümkün değildir Evet, insan nefsaniyet, cismaniyet itibarıyla ölmelidir ki, vicdan ve ruh itibarıyla dirilmiş olsun Zaten her şeyi cesede bağlayanlar, cesetlerinin altında kalıp ezilmiş olan zavallılar değil mi?

[2] Tirmizî, zühd 25 (Hadisin bir kısmı Buhârî'de de (rikâk 3) geçmektedir)
[3] Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, 2/384

http://yesrip.yetkinforum.com

3icon Geri: Bir Demet Hadis Tahlili Bir Ptsi Ara. 22, 2008 7:15 pm

e.ubey

avatar
{{{~Yönetici~}}}
{{{~Yönetici~}}}
3 Doğruluk ve Yalanın Neticeleri

Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd, Abdullah b Mesud'dan (radıyallâhu anh) rivayet ediyor:

عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ، فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يَصْدُقُ وَيَتَحَرَّى الصِّدْقَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللّٰهِ صِدِّيقاً وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ، فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يَكْذِبُ وَيَتَحَرَّى الْكَذِبَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللّٰهِ كَذَّاباً

"Size doğruluk yaraşır Doğruluk insanı iyiliğe, o da Cennet'e çeker götürür İnsan, kendini bir kere doğruluğa verip, o yola yöneldi mi, hep doğru söyler, doğruyu araştırır; böylece o insan, Allah katında "sıddîk" olarak yazılır

Yalandan sakınınız Yalan insanı fücura, bataklığa, o da Cehennem'e ulaştırır Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında "yalancı" olarak yazılır"[4]

Doğruluk, peygamberler şiarı, yalan ise kâfir ve münafık sıfatı Doğruluk, bugünü yarını kucaklayan önemli bir esas; yalan, zamanın çehresine çalınmış siyah bir leke Yalan ikliminde mesut yaşamış ve ebedî mutluluğa ermiş bir tek fert gösterilemez doğruluğun, ebedî saadet istikametinde uzayıp giden aydınlık yolunda ise, dünya ve ukbâ kaybına uğramış bir tek tali'size rastlanmaz

Yalan, küfrün en önemli esası, nifakın en bariz alâmeti, Allah'ın bildiğine muhalif iddiada bulunmanın adıdır Bilhassa günümüzde yalan, bütünüyle ahlâkı tahrip etmiş, dünyayı yalancıların harası hâline getirmiş öyle korkunç bir içtimaî hastalıktır ki, hayatın kapılarını ona açıp yurtta-yuvada, çarşıda-pazarda, parlamentoda-kışlada ona "serbest dolaşım" hakkı tanıyan hiçbir millet iflâh olmamıştır ve olamaz da Buna karşılık İslâmiyet'in en ehemmiyetli esası, imanın en bariz hâssası, Muhammedî ahlâkın temel taşı, enbiyâ ve evliyânın en mümeyyiz vasfı, maddî ve mânevî terakkinin biricik mihveri de doğruluktur

Biri meleklerin, diğeri şeytanların; biri Hakk'ın mükerrem kullarının, diğeri habis ruhların; biri İnsanlığın İftihar Tablosu o en müstesna varlığın –aleyhi ekmelüttehâyâ– diğeri de deccallerin sıfatıdır

Metinde karşılıklı zikredilen kelimelerden بِرٌّ bütün hayırları ihtiva eden, bütün salihata açık olan öyle şümullü bir kelimedir ki, doğru düşünce, doğru söz, doğru niyet, doğru davranış ve doğru yaşayış gibi pek çok mevzuu o başlık altında toplamak ve bütün hayırları ona irca etmek mümkündür

İkinci kelime olan فُجُورٌ ise evvelki kelimenin aksine, bilumum şerleri ihtiva etmesi, bilumum salihata kapalı olması bakımından her türlü sapık düşünce, sapıkça söz ve sapıkça davranışlara ana başlık olabilecek mahiyette, âdeta bir Cehennem çekirdeği gibidir

Hadis metninde, صِدِّيق ile كَذَّاب arasında da bir mukabele bahis mevzuudur Bunlardan ilkini, doğruluk kendisinde ikinci bir fıtrat hâline gelmiş dosdoğru insan şeklinde tercüme edeceksek; ikincisine, tabiatı yalanla bütünleşmiş profesyonel yalancı demek uygun olur zannederim Her iki kelimede de mübalağa sığası kullanılmış ki; o da, kendini doğruluğa adamış, doğru düşünen, doğru konuşan, doğru davranan ve doğru oturup-doğru kalkan birinin, bugün olmasa da yarın mutlaka, göklerde ve yerde doğruluk ve Hakk'a yakınlığın remzi; kendini yalana salmış, yalan düşünen, yalan konuşan, yalanla oturup-yalanla kalkan birinin de er-geç yalancılığın sembolü hâline geleceğine işaret buyrulmuştur

Bu alabildiğine uzun ve kısa, bir hayli aydınlık ve sisli, oldukça tehlikeli ve güvenli ayrı ayrı yolların son durakları da Cennet ve Cehennem Bu yollardan birinde, her menzilde ayrı bir avans, ayrı bir teşvik primi, yol gidip Cennet'le noktalanıyor, yolcu da Cennet'e ulaşıyor diğerinde ise, yol boyu onca dezavantaj, onca handikaptan sonra gidilip ebedî hüsrana kapaklanılıyor

Bu hadisi, Efendimiz'in "sıdk"ını anlattığımız yerde de zikretmiştik Ancak burada dikkatle üzerinde durmak istediğimiz husus, doğruluğun dünya ve ahirete ait neticelerini; yalanın, hem ferdî hem de içtimaî hayata getirdiği zararları bu kadar kısa ve özlü cümlelerle ifade edebilmedeki Efendimiz'e ait muvaffakiyettir Evet, sadece şu hadisi inceleyen adam, kat'iyen bilecek ve anlayacaktır ki, bu kadar uzun, tafsilatlı meseleleri, bu kadar kısa ve can alıcı şekilde anlatma, ancak Allah Resûlü'ne has bir mazhariyettir Başkasının, bu mevzuları bu şekilde ifade edebilmesi mümkün değildir

[4] Buhârî, edeb 69; Müslim, birr 103-105; Ebû Dâvûd, edeb 80 (Lafız Müslim'den)

http://yesrip.yetkinforum.com

4icon Geri: Bir Demet Hadis Tahlili Bir Ptsi Ara. 22, 2008 7:15 pm

e.ubey

avatar
{{{~Yönetici~}}}
{{{~Yönetici~}}}
4 Kişi Sevdiği ile Beraberdir

Buhârî ve Müslim, yine Abdullah b Mesud'dan rivayetle şu hadisi naklediyorlar: اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ "Kişi sevdiği ile beraberdir"[5]

Eğer bu hadis, şerh ve izah edilmeye kalkılsa, en azından bir ciltlik kitap olur Yürürken yolda kalan rehberini tam takip edemeyen istediği hâlde yapılması gerekenleri lâyıkıyla yapamayan nice münkesir ve kırık kalbe bir bardak kevser hatta âb-ı hayat sunan bu hadis, insanın, müsbet veya menfî her iki kutupta da daima sevdikleriyle beraber olacağına işaret etmektedir Kişi, burada da orada da hep sevdikleriyle beraberdir Öyle ise, nebilerle, sıddîklerle, şehitlerle beraber olmak isteyen, evvelâ onları sevmelidir ki, orada onlarla beraber olabilsin Veya başka bir ifadeyle, ahirette nebilerle, sıddîklerle, şehitlerle beraber olacak olanlar, burada iken onları sevip maiyyetlerinde bulunanlardır Kötülükleri temsil edenler için de, yine aynı hadisin hükmü ve mânâsı geçerlidir

İşte tek cümlelik bir hadis, böyle binlerce mânâ ve ifadeyi hem de bu derece veciz bir şekilde ifade etmektedir ki; böyle bir söz söylemek ancak vahye, ilhama açık bir fetanetin kârı olabilir

Nuayman, bazen içki içiyor ve Allah Resûlü de, ona hadd-i şer'îyi tatbik ediyordu Yaptığı bu şey bir günahtı Dolayısıyla da sahabeden biri, ona kınayıcı bir söz sarf edince, Allah Resûlü, kaşlarını çattı ve: "Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın Allah'a yemin ederim o, Allah ve Resûlü'nü sever"[6] buyurdu

Allah ve Resûlü'nü sevme, onlarla beraber olmayı netice vereceğinden, böyle bir insan, her ne kadar günah da işlese, kötü söze muhatap olmaya müstehak değildir; çünkü o Allah ve Resûlü'nü sevmektedir Bu sevgi ise farzlarını yapan, büyük günahlardan kaçınan birisi için Resûlullah'la beraber bulunmaya yeter Zira kişi sevdiğiyle beraberdir

[5] Buhârî, edeb 96; Müslim, birr 165
[6] Buhârî, hudûd 4-5

http://yesrip.yetkinforum.com

5icon Geri: Bir Demet Hadis Tahlili Bir Ptsi Ara. 22, 2008 7:15 pm

e.ubey

avatar
{{{~Yönetici~}}}
{{{~Yönetici~}}}
5 Takva

İmam Tirmizî ve Ahmed b Hanbel, Muaz b Cebel'den naklediyor:

اِتَّقِ اللّٰهَ حَيْثُمَا كُنْتَ وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ

"Nerede olursan ol, Allah'tan kork! Günahın arkasından hemen iyilik yap onu siliversin İnsanlarla muamelende güzel ahlâktan ayrılma!"[7]

İnsanı, güzel ahlâkı kadar yükselten ikinci bir unsur yoktur Güzel ahlâk ki, o bir Allah ahlâkıdır ve güzel ahlâk, insanın Allah ahlâkıyla ahlâklanması demektir

Ciltlerle ancak anlatılabilecek, takva, takvayı muhafaza ve devamlı surette bu anlayış içinde yaşayabilme yollarını izah eden bir hadisle karşı karşıya bulunuyoruz Ancak burada, sadece misal vermek için zikrettiğimizden bu yüce hakikatlerin şerh ve izahına girmiyoruz

[7] Tirmizî, birr 55; Ahmed b Hanbel, el-Müsned, 5/153

http://yesrip.yetkinforum.com

6icon Geri: Bir Demet Hadis Tahlili Bir Ptsi Ara. 22, 2008 7:16 pm

e.ubey

avatar
{{{~Yönetici~}}}
{{{~Yönetici~}}}
6 Nasılsanız Öyle İdare Edilirsiniz

Bir başka hadislerinde de Efendimiz şöyle buyurur:

كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ "Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz"[8]

Keyfiyetiniz ne ise, başınızdakilerin keyfiyeti de o olur Siz nasıl bir kaynak iseniz, başınızdakiler de o kaynağın mahsulüdür Bu söz, öyle bir sözdür ki, idare adına kamuslar meydana getirir İsterseniz, sadece bu hadis üzerinde kısaca duralım:

"Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden mesulsünüz"[9] fehvâsınca, herkesin bir mesuliyet sınırı vardır ta devlet reisine kadar Devlet reisi de, idare ettiği dairenin bütününden mesuldür Ancak, "Siz nasıl olursanız, başınızdaki idareciler de öyle olur" ifadesi, bu hususa, içtimaî hukuk açısından apayrı bir buud kazandırmaktadır

Evvelâ: Bu hadis, idare edilenlere diyor ki: Siz çok önemlisiniz Çünkü, başınıza geçecekler, hangi yoldan olursa olsun, sizin kapınızı çalmak zorundadırlar Yani onlara şekil verecek olan sizlersiniz

İçtimaînin de kendine göre değişmeyen prensipleri vardır Nasıl ki fiziğin, kimyanın, astronominin kendine göre değişmeyen ve adına "şeriat-ı fıtriye" kanunları denilen prensipleri var, öyle de içtimaînin de kendine göre prensipleri vardır ve bunlar kıyamete kadar da değişmeyecektir Onun içindir ki, insanlar, şerre, şirretliğe yol veriyor, bağırlarında kötülüklerin barınmasına açık yaşıyorlarsa, o insanları kötüler ve şirretler idare edecektir Bu, Cenâb-ı Hakk'ın değişmeyen kanunudur

Evet, şirretlik, insanların bünyelerinde neşv ü nema buluyor mu? Bu bünyelerde fenalıklar yeşeriyor mu? O zaman Allah (celle celâluhu) onların başına, aynı çamur ve aynı hamurdan insanlar getirir, onları işte bu insanlar idare eder

İkincisi: Yine bu hadis ifade ediyor ki, kanunlar, nizamlar, satırlardaki şeylerdir Ve bunların çok tesiri de yoktur İnsanlar kafa kafaya verip, en muhkem kanunnameler dahi hazırlasalar, önemli olan onun ihtiva ettiği hususlara riayet edilip edilmemesidir Binaenaleyh, esas olan, idare edilen insanların ahlâkî yapılarıdır Eğer onlar, ahlâklı, kendilerine düşen problem ve meseleleri halletmiş insanlarsa, onların başına geçecek kimseler de asla problem insanı olmazlar

Burada yeri gelmişken vâki bir hâdiseyi nakledeyim:

İlk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi adında bir zat vardır Bu zat, ulemâdan, fuzelâdandır Diğer milletvekilleri meydanlarda nutuk atarken, Tahir Efendi, bir köşede hep susmayı tercih etmektedir Ancak taraftarları ısrar eder ve hocayı da bir miting meydanına çeker ve bir meydanda konuşmaya ikna ederler Ancak Tahir Efendi, az fakat öz konuşan bir insandır Onlara az-öz şunları konuşur:

"Ey cemaat, şunu biliniz ki, siz "müntehip"siniz Ben ise "münte­hab"ım Gideceğimiz yer ise "müntehabün ileyh"dir Sizin yaptığınız işe de "intihap" denir İntihap ise "nuhbe"den gelir Nuhbe, kaymak demektir Unutmayın ki, bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur"

İfadelerdeki Arapça terimleri belki anlamayanlar için, istifadeli olur diye kısaca açıklamak gerekirse; "müntehip" seçen, "müntehap" seçilen, "müntahabün ileyh" kendisi için seçim yapılmış yer, meclis, "intihap" da seçmek demektir Bu kelime ise "nuhbe" kelimesinden türemiştir

Ve bir istidrat daha:

Haccac'a, Hz Ömer'in adaletinden bahseden şahsa Hac­cac'ın verdiği cevap, meselemize vuzuh kazandırması bakımından mühimdir Haccac, cevabında şöyle demektedir: "Siz Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız, hiç şüphesiz ben de Ömer olurdum"

Üçüncüsü: Her insan suçu kendinde aramalıdır Herkes kendinin avukatı olduğu, suçu hep dışarıda aradığı müddetçe, müsbet mânâda mesafe katetmek mümkün değildir İnsanlar, iç âlemlerinde, özlerinde kendilerini değiştirmedikçe, Cenâb-ı Hak onları değiştirmez[10] Eğer içte bir bozulma olursa, bu mutlaka zirvelere kadar her tarafa yansır İnsanların iç istikameti için de aynı şeyleri söylemek mümkündür Demek oluyor ki, idare edilenlerin durumlarının, idare edenlerin durumlarına, âdeta sebep-netice münasebeti içinde bir müessiriyeti var Ve bu söz cevherinin ruhunda kim bilir daha neler mündemiç? Ve erbabı daha neler ve neler seziyordur

Evet toplum plânında iyi bir yapı ve yapılanmayı bu kadar veciz izah ve ifade eden, aynı zamanda iyi ve güzel yapılanmaya yol gösteren başka bir beşer sözü bulmak mümkün değildir Fetanet-i a'zam sahibi Hz Muhammed'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem) ki, her sözü böyle beyan semasının bir üveykidir

Evet, O, bütün insanlar arasında, beyan hususunda en mümtaz ve seçkin bir yere sahiptir Hiçbir edibin O'na yetişmesi mümkün değildir Sözleri, Kur'ân değildir ama; bütünüyle ilham yüklüdür O'nun içindir ki konunun başında da temas ettiğimiz gibi, bütün edipler ve edebiyattan anlayanlar söz söylemede ancak O'nun halâyığı olabilirler

Hassan b Sabit, büyük bir şairdir Buna rağmen, Hansâ, onun dört mısralık şiirinde tam sekiz yanlış bulmuştu İşte şiirde böyle devleşen bu kadın, Allah Resûlü'nü dinledikten sonra İslâm'a girmiş ve artık bütün işi, Söz Sultanı'nı dinlemek olmuştur O'nu dinlerken öyle büyülenmiş, öyle kendinden geçmiştir ki, cahiliye devrinde, kardeşinin ölümü üzerine yazdığı mersiyelerle dünyayı yasa boğan bu kadın, Kadisiye'de dört oğlunu şehit verirken şikâyet ifade edecek tek kelime söylemediği gibi sadece şunları demişti: "Ne mutlu bana ki, dört şehidin anası oldum Allahım, Sana hamdolsun!"[11]

Hansâ mülhemûndan (ilhama mazhar) bir kadındır Çocuklarından her biri düştükçe, oku bizzat kendi sinesinde hissediyor gibi kıvranmıştır Fakat Efendimiz'e olan bağlılığı da o denli kuvvetlidir ki, şikâyet ifade eden tek kelimelik bir söz dahi, o ilhamla açılıp kapanan dudaklarına misafir olmamıştır

[8] İbn Cemî', Mu'cemü'ş-şüyûh s 149; Deylemî, Müsned, 3/305
[9] Buhârî, cuma 11; Müslim, imâre 20
[10] Bkz: Ra'd sûresi, 13/11
[11] İbn Hacer, el-İsâbe, 7/615-616

http://yesrip.yetkinforum.com

7icon Geri: Bir Demet Hadis Tahlili Bir Ptsi Ara. 22, 2008 7:16 pm

e.ubey

avatar
{{{~Yönetici~}}}
{{{~Yönetici~}}}
7 Ameller Niyetlere Göredir

Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd, Hz Ömer'den naklediyor:

إِنَّمَا اْلأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَتَزَوَّجُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ

"Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü'ne müteveccih sayılır Kim de nâil olacağı bir dünyalık veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir"[12]

Bu sözlerin, Allah Resûlü'nden şerefsudur olmasına hicret sebep olduğu için, bu sözde ana tema hicrettir Zira, rivayete göre İki Cihan Serveri bu sözü şu hâdiseye binaen ifade buyurmuşlardır:

Mekke'den Medine'ye herkes Allah için hicret ediyordu Ancak ismini bilemediğimiz bir sahabi, sevdiği Ümmü Kays adındaki bir kadın için hicret etmişti[13] Şüphesiz bu zat bir mü'mindi ama, niyet ve düşüncesi davranışlarının önünde değildi

O da bir muhacirdi ama, Ümmü Kays'ın muhaciriydi Ancak Allah için katlanılabilecek bunca meşakkate o bir kadın için katlanmıştı İsim zikredilmeden, bu hâdise, Allah Resûlü'nün yukarıda zikrettiğimiz mübarek sözüne mevzu olmuştur Sebebin hususiyeti, hükmün umumiyetine mâni değildir Onun için bu hadisin hükmü umumîdir, her işe ve herkese şâmildir

Niyet

Evet, sadece hicret değil, bütün ameller niyete göredir İnsan hicret etmek istediğinde, niyeti sadece Allah ve Resûlü olursa, bunun karşılığı olarak Allah ve Resûlü'nü bulur Bu, namazda da, oruçta da, zekâtta da hep böyledir Yukarıda zikrettiğimiz bir hadiste de ifade edildiği gibi, Allah'ın hakkını gözeten insan, Rabbini hep yanında bulur Bu buluş, O'nun rahmet, inayet ve keremi şeklinde olur İnsan bunları bulduğunda coşar, kendinden geçer ve secdeye kapanarak Rabbine yakınlığını arttırmaya çalışır ve Rabbine yaklaştıkça da bütün amellerine bu duygu, düşünce hâkim olur Bu hâkimiyetin gölgesinde, her şeyin değişip başkalaştığı âleme geçtiğinde, yani kabirde, berzahta, haşirde, sıratta da yine Rabbini hep karşısında bulur Şayet amelleri, onu Livâü'l-Hamd'e ulaştırabilirse, orada da İki Cihan Serveri'ne mülâki olur ve tasavvurlar üstü bir maiyyete erer

Hâlbuki, niyeti Allah olmayan bir insan, bütün sa'y ü gayretine rağmen, eğer hicretten maksadı bir kadınsa, bütün o meşakkatler cismaniyete ait zevkler için çekilmiş ve bir mânâda katlandığı her şey heba olup gitmiş sayılır

Hep cismaniyetini yaşayan, hep bedenî hayatla oturup kalkan, hiçbir zaman vicdan ve ruhunun sesine kulak asmayan bir insan, boşa oturup kalkacak, şurada-burada ömrünü beyhude tüketecek ama, kat'iyen hayatını Cenâb-ı Hakk'ın rızasına göre ayarlayan insanların elde ettiği neticeyi elde edemeyecektir Zaten başka bir hadislerinde de Efendimiz: "Mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır"[14] buyurmaktadır Zira insan, ne kadar gayret ederse etsin, niyetindeki ameli yakalayamaz Cenâb-ı Hakk'ın engin rahmetidir ki, yapılan amelden ziyade, içteki niyete göre muamele etmektedir Dolayısıyla, insanın niyetinin ona kazandırdığı, elbette yaptıklarından daha fazla olacaktır Evet, işte bu yönüyle de mü'minin niyeti amelinden daha hayırlıdır

Mevzuyla alâkalı olması yönünden şu hadise de dikka­ti­nizi rica edeceğim Efendimiz bir hadislerinde: أَلاَ وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلاَ وَهِيَ الْقَلْبُ "Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur Dikkat edin, o kalbdir"[15] buyurmaktadır

İhlâsınız olursa zemini bulup serptiğiniz bütün tohumlar hayattar olur Başlangıçta rüşeymler gibi zayıf ve çelimsizdirler ama, zamanla salınan selviler hâline gelirler Ve siz, ötede onların gölgesinde yaşarsınız Evet, onlar, sizin niyetlerinizin sıhhati ölçüsünde serpilir gelişir ve Cennet meyveleri hâlinde karşınızda arz-ı endam ederler

Niyetle insanın âdet ve alışkanlıkları, birer ibadet hükmüne geçer Akşam yatarken gece ibadetine niyetli olan bir insanın, uykudaki solukları dahi zikir yerine geçer Zaten böyle olmasaydı, bu kadar az zamanda, bu kadar az amelle Cennet nasıl kazanılırdı ki? Evet, eğer mü'mine ebedî bir hayat verilecekse, bu onun ebedî kulluk niyetine bahşedilmiş bir lütuf olacak ve dolayısıyla da ona ebedî Cennet'i kazandıracaktır Diğer kutupta kâfir için de durum aynı şekildedir Yani o da ebedî Cehennem'e müstehak demektir

Evet biz, niyetimizdeki ebedî kulluk düşüncesiyle Cennet'e hak kazanıyoruz Kâfir de niyetindeki ebedî nankörlük azmiyle Evet, amellerin en küçüğünden bilâ-istisna en büyüğüne kadar bütününe değer ve kıymet kazandıran ve âdeta onlara hayatiyet kazandıran, ancak ve ancak niyettir

Hatta, iyiliklerde sadece niyetin kazandırdığı çok şey vardır Meselâ bir insan, bir haseneye niyet etse de onu yapamasa, yine bir sevap alır Eğer onu yaparsa, durumuna göre bazen on, bazen yüz, bazen de daha fazla sevap kazanır Hâlbuki kötülükler, niyette kalsa günah yazılmaz, yapıldığı zaman da sadece bir günah yazılır[16] Elbette ki her kötülüğün günahı da kendi cinsinden bir cezayı gerektirir

Hicret

Bu arada hadiste, hicrete ayrı bir ehemmiyet verildiği de gözden kaçırılmamalıdır Gerçi hususî mânâsıyla hicret bitmiştir Zira Allah Resûlü: لاَ هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ "Mekke fethinden sonra hicret yoktur"[17] buyurmaktadır Fakat umumî mânâsıyla hicret devam etmektedir ve kıyamete kadar da devam edecektir Çünkü, hicret, cihadla ikiz kardeştir, beraber doğmuşlardır ve beraber yaşayacaklardır Cihadın kıyamete kadar devam edeceğini de bildiren yine bizzat Efendimiz'dir O, bu mevzuda şöyle buyurmaktadır: اَلْجِهَادُ مَاضٍ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ "Cihad kıyamet gününe kadar devam edecektir"[18]

Evet, anadan, babadan, yârdan, yârândan ayrılıp, muhtaç bir gönüle hak ve hakikati anlatabilme uğruna memleketini terk edip diyar diyar dolaşan her dava adamı, her inanmış insan, hiç bitmeyen bir hicret salih dairesi içindedir ve bunun sevabını da mutlaka görecektir

Diğer taraftan, Allah ve Resûlü yolunda yapılan hicrete lütfedilecek belli ve muayyen bir sevaptan bahsedilmemektedir İhtimal ki bu türlü amellerin sevabının ötede birer sürpriz olarak verileceğine işaret içindir Melekler bu ameli aynıyla yazarlar; mükâfatını da Cenâb-ı Hak bizzat kendisi takdir buyurur

Hadisin başındaki اِنَّمَا hasr'ı ifade eder Böylece mânâ; "Ameller, ancak niyetle amel hâline gelir" demek olur ki, bu da niyetsiz hiçbir ibadetin makbul olmadığı mânâsına gelir Nitekim insan, niyetsiz bin rekât namaz kılsa, senelerce aç kalsa, malının hepsini sarf etse, hacca ait rükünlerin hepsini niyetsiz olarak ve haccı kasdetmeden yerine getirse, bu insan ne namaz kılmış, ne oruç tutmuş, ne zekât vermiş ne de hacca gitmiş olur Demek ki bütün bu hareket ve davranışları ibadet hâline getiren, insanın niyetidir

Günahlardan Hicret

Mevzua bir kere daha göz atacak olursak görürüz ki, Allah Resûlü, evvelâ, niyet gibi şümullü bir mevzuu üç kelime ile izah etmiş; ardından da hicret gibi çok muhtevalı bir hususa iki üç cümleyle işarette bulunmuştur Günahları terk etme mânâsına gelen hicretten başlayarak, kıyamete kadar cereyan edecek olan hak yolundaki bütün hicretleri, bütün muhaceretleri, "sehl-i mümteni" bir üslûpla hem de bir iki cümleye sıkıştırarak ifade etmek, ancak beyanı lâl ü güher o Zât'ın işi olabilir

Şu hususu da açmak yararlı olacak: En büyük muhacir, günahlardan uzaklaşan ve Allah sevgisinin dışında kalan bütün sevgileri kalbinden silip atandır[19] Bir gün İbrahim b Edhem, Rabbine şöyle dua eder: "Yâ Rabbi, Senin aşkına tutuldum Senden gayrı her şeyi terk edip huzuruna geldim Seni gördükten sonra, bakışlarım başka şey görmez oldu"

O, tam bu dualarla dopdolu olduğu ve bu duanın mânevî atmosferi içinde bulunduğu bir sırada, Kâbe'nin kenarında oğlunu görür Oğlu da onu görmüştür Senelerin verdiği hasret, ikisini birbirine koşturur Tam sarmaş dolaş olurlar ki, hâtiften bir ses gelir: "İbrahim, bir kalbde iki sevgi olmaz!"

İşte o zaman İbrahim ikinci çığlığı basar: "Muhabbetine mâni olanı al, Allahım!" Ve oğlu ayaklarının dibine yığılıvermiştir[20]

Rahmet-i İlâhîye Hicret

Günahlardan kaçıp Rabbin kapısını çalma, O'ndan af fermanı gelinceye dek kapıdan ayrılmama bu da bir hicrettir Şu yakarış bunu ne güzel ifade eder:

إِلَهِي عَبْدُكَ الْعَاصِي أَتَـاكَ مُقِراًّ بِالذُّنُوبِ وَقَدْ دَعَاكَ

وَإِنْ تَغْفِرْ فَأَنْتَ أَهْلٌ لِذَاكَ وَإِنْ تَطْرُدْ فَمَنْ يَرْحَمْ سِوَاكَ

"İlâhî, günahkâr kulun sana geldi
Günahlarını itiraf edip sana yalvarıyor
Eğer affedersen, bu Senin şanındandır
Eğer kovarsan, Senden başka kim merhamet edebilir!"

Daha önceleri işleyip durduğu günahları terk ettikten sonra, bir daha aynı günaha dönmeyi, Cehennem'e girmekten daha ızdırap verici bulan bir insan, hep hakikî mânâda hicret yolundadır

Helâl hudutlarının son sınır taşlarını, mayınlı bir tarla gibi görüp oralara yanaşmayan; eline, ayağına, gözüne, kulağına, ağzına, dudağına dikkat eden bir insan, ömrünün sonuna kadar hep hicret ediyor demektir Bu insan, ister insanlar arasında bulunsun, isterse bir köşede uzlete çekilsin, mukaddes göç gönlünün derinliklerinde onun sadık yoldaşıdır Ancak uzlette, hicretin ayrı bir buudu vardır İnsan orada "üns bil­lâh"a ulaşır ve ilâhî nefehatla serfiraz kılınır

Ayrıca, hadis-i şerif şu hususlara da delâlet, hiç olmazsa îma ve işarette bulunmaktadır:

a– Niyet, amelin ruhudur; niyetsiz ameller ölü sayılır

b– Niyet, hasenâtı seyyiâta, seyyiâtı da hasenâta çeviren nurlu ve sırlı bir iksirdir

c– Amelin amel olması niyete bağlıdır; niyetsiz hicret, turistlik; cihad, bâğîlik; hac, aldatan bir seyahat; namaz, kültür fizik; oruç da bir perhizdir Bu ibadetlerin, insanı cennetlere uçuran birer kanat hâline gelmesi ancak niyet mülâhazasıyla mümkün olur

d– Ebedî Cennet, ebedî kulluk niyeti, ebedî Cehennem de ebedî inkâr ve ebedî küfür kastının neticesidir

e– İnsan, niyeti sayesinde, çok küçük bir cehd ve az bir masrafla çok büyük ve çok kıymetli şeyler elde edebilir

f– Niyet kredisini iyi kullanabilenler, onunla dünyalara talip olabilirler

g– Dünya ve kadın, nimet olmaya müsait yaratıldıkları hâlde, o nimetlerin suiistimali veya onlarla olan münasebetlerin dinî kıstaslara göre ayarlanamaması neticesinde bu nimetler, Allah ve Resûlü'nün hoşnutluğuna alternatif olabilir Dolayısıyla da kazanç kuşağında insana her şeyi kaybettirebilirler

İşte, bunlar ve bunlar gibi daha nice meseleler var ki, her biri başlı başına birer kitap mevzuu olduğu hâlde zerrede güneşi gösterebilen ve deryayı damlaya sıkıştırmaya muktedir olan bir Söz Sultanı'nın beyanında, bu koskoca muhtevayı ifade için üç-beş kelime yetmiştir

[12] Buhârî, bed'ü'l-vahy 1; eymân 23; Müslim, imâre 155; Ebû Dâvûd, talak 10
[13] Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, 9/103; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 1/10
[14] Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, 6/185
[15] Buhârî, iman 39; Müslim, müsâkât 107
[16] Bkz: Buhârî, rikâk 31; Müslim, iman 203-208
[17] Buhârî, cihad 1; Müslim, imâre 83-86
[18] Taberânî, el-Mu'cemü'l-evsat, 5/96
[19] اَلْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللّٰهُ عَنْهُ
[20] Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü'l-evliyâ, İbrâhim b Edhem'in hayatı kısmı

http://yesrip.yetkinforum.com

8icon Geri: Bir Demet Hadis Tahlili Bir Ptsi Ara. 22, 2008 7:16 pm

e.ubey

avatar
{{{~Yönetici~}}}
{{{~Yönetici~}}}
8 El ve Dil Belâsı

Yine cevâmiü'l-kelim'den, İmam Buhârî ve Ebû Dâvûd'un naklettiği bir hadiste Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللّٰهُ عَنْهُ

"Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir Hakikî muhacir de, Allah'ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir"[21]

İdeal Mü'min

Şimdi bu hadisi kısaca tahlil edelim:

اَلْمُسْلِمُ kelimesinin başında, bir lâm-ı tarif vardır Ayrıca, اَلْمُسْلِمُونَ kelimesi de, lâm-ı tarifle zikredilmiştir Bu iki lâm-ı tarifin bize anlattığı bir mânâ vardır İdeal mü'min, gerçekten silm, selâmet ve güvenlik atmosferi içine girip, o atmosferde kendini eritebilmiş ve yine kendisi gibi tam ve hakikî mü'minlere, eliyle veya diliyle kötülüğü dokunmayan mü'mindir Öyle görünen, öyle olduğunu iddia eden veya nüfus cüzdanında Müslüman yazan kimseler değil; bütün zihinlerde tersim edilen hakikî ve ideal mü'minden bahsediliyor Biz lâm‑ı tarifin "ahd‑i zihnî" mânâsına gelişinden bunu teşemmüm ediyoruz Yani, "Mutlak zikir, kemaline masruftur" kaidesinden çıkış yaparak, mü'min denince ilk akla gelen, en kâmil mânâdaki mü'mindir ve hadiste kasdolunan mü'min de işte budur

Bir insanın, normalde dildeki bu inceliği bilmesi mümkün değildir Zira, işin bu tarafı, ancak mektep, medrese veya bir üstadın rahlesi önünde diz çökmekle öğrenilebilecek dilbilgisi veya gramer bilgisiyle mümkündür Allah Resûlü için böyle bir tedris söz konusu değildir Demek ki, O'nun konuştukları kendinden değil; O, Muallim-i Ezelî'nin konuşturduklarını konuşmaktadır Onun içindir ki, Allah Resûlü'nün ifade ve beyanlarında, dile ait bütün nükteler mevcut olmakla beraber dile ait bir tek kusur dahi mevcut değildir

Biz yine yukarıdaki hadise dönelim: Hakikî Müslüman, emniyet ve güven insanıdır Öyle ki, diğer bütün Müslümanlar, zerrece herhangi bir kuşku ve tereddüde düşmeden ona sırtlarını dönebilirler Zira bilirler ki, ondan kimseye zarar gelmez Ailelerini birine emanet etmeleri icap etse, gözleri arkada kalmadan ona emanet edebilirler Çünkü onun elinden ve dilinden asla kimseye zarar gelmez Onunla bir mecliste beraber bulunduktan sonra o meclisten ayrılan insan, arkasından emindir; zira bilir ki, arkada kalan o insan, ne kendisi gıybet eder, ne de yanındakilerin gıybetini dinler O, kendi haysiyetine, şerefine düşkün olduğu kadar, bir başkasının haysiyetine, şerefine de o kadar düşkündür Yemez, yedirir İçmez, içirir Yaşamaz, yaşatır Ve bir başkası için füyûzat hislerinden dahi fedakârlıkta bulunur

Biz, bütün bu mânâları, lâm-ı tarifin aynı zamanda "hasr" ifade etmesinden çıkarıyoruz

Silm ve Müslüman

Diğer taraftan, bu ifadelerde cinas da vardır "Müslim" kelimesiyle, "selime" fiili, ikisi de "silm" kökünden gelir Bazı harflerindeki benzerlikten dolayı, aralarında gayr-ı tam bir cinas mevcuttur Ancak bu iki kelimenin babları ayrı ayrıdır Bu benzerlik ve ayrılık, bize şöyle bir mânâyı dahi hatırlatır: Müslüman; her meselesi, silm, selâmet ve müslimlik çizgisinde cereyan eden insandır O, kendisini öyle ilâhî bir cazibeye kaptırmıştır ki; artık bütün hareketleri bu kuvve-i ile'l-merkeziye çevresinde cereyan eder

O, tanıdığı-tanımadığı herkese selâm verir Böylece kalblerde onun için bir sevgi vaz'edilir

Namazını bitirirken, selâmla bitirir İns, cin, melek, bütün şuurlu varlıklar, onun selâmını alır O, görmediği bu varlıklarla da selâmlaşır Mü'minin dışında hiç kimse, şimdiye kadar selâmlaşmayı bu denli yaygın hâle getirmiş değildir

İslâm'a; namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadet gibi rükünleri yerine getirmekle girilir Bu da Cenâb-ı Hakk'ın "Topluca silme giriniz"[22] emrine ittiba ile, silm ve selâmet deryasına yelken açmak demektir O deryaya kendisini salan insanın ise, her hâli silm ve İslâm kokar Bu duruma gelmiş bir insandan da, hiç kimse iyiliğin dışında bir hareket ve bir mukabele görmez

Niçin El ve Dil?

Efendimiz'in her ifadesinde olduğu gibi, söz konusu ettiğim ifadesinde de kullanılan her kelime, dikkatle seçilmiştir Görülüyor ki burada da yine elden ve dilden bahsedilmektedir Diğer azaların değil de sadece bu iki uzvun zikredilmesinde elbette birçok nükte vardır İnsan bir başkasına vereceği zararı iki türlü verir Bu, ya vicahî, yüz yüze veya gıyabî yani arkadan olur Vicahî zararı el, gıyabîyi de dil temsil eder İnsan karşısındakine ya bizzat tecavüzde bulunur ve onun hukukunu çiğner, ya da gıyabında onun gıybetini yaparak, hakir ve küçük düşürerek hukukuna tecavüz eder Bu iki çirkin durum da mü'minden hiçbir zaman sâdır olmaz Çünkü o, ister yüz yüze olduğu insanlara, isterse hazır bulunmayanlara karşı hep mürüvvetle davranır

Ayrıca Efendimiz, lisanı elden önce zikrediyor Çünkü, elle yapılacak zarara, karşı tarafın mukabele imkânı ihtimal dahilindedir Hâlbuki, arkadan yapılan gıybet veya atılan iftira, ekseriyetle karşılıksız kalır Dolayısıyla, rahatlıkla böyle bir hareket, fertleri, cemiyetleri hatta milletleri birbirine düşürebilir Dille yapılabilecek zararların takibi, vicahî olarak yapılmak istenenlere nisbeten daha zordur Onun içindir ki, Efendimiz, dili, ele takdim etmiştir Diğer taraftan, bu ifadede, Müslümanın Allah katındaki değer ve kıymetine de işarette bulunulmuştur Müslüman olmanın Allah katında öyle bir değer ve kıymeti vardır ki, bir başka Müslümanın ona karşı elini ve dilini kontrol altında bulundurması gerekmektedir

Cihanşümul emniyet ve esenlik düşüncesiyle gelen İslâmiyet'in önemli bir ahlâkî buudu, Müslüman ferdin, maddî-mânevî kendine zarar veren şeylerden uzaklaşması ise, diğer ehemmiyetli bir derinliği de, az dahi olsa başkalarına zarar vermemektir Zarar vermek bir yana, toplumun her kesiminde emniyet ve güveni temsil etmektir

Evet, Müslüman, sinesinde taşıdığı emniyet duygusu ve yüreğinin güvenle atması ölçüsünde hakikî Müslümandır ve hakikî bir Müslüman da gezip-dolaştığı, oturup-kalktığı hemen her yerde "es-Selâm" kaynaklı bu hisse tercümandır: O, mü'minlere uğradığında selâm verir, emniyet soluklar onlardan ayrılırken esenlik diler, ayrılır namazın tahiyyatlarını selâmlarla süsler ve Hakk'ın huzurundan ayrılırken de mü'minleri selâmlayarak ayrılır Artık, bütün hayatını böyle selâm yörüngesinde sürdüren bir insanın, kendi temel düşüncesine rağmen, emniyete, güvene, sağlığa ve maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî selâmete ters bir yola girmesi, kendine ve başkalarına zarar vermesi herhâlde düşünülemez

Hadisle alâkalı bu kuşbakışı ilk mülâhazadan sonra, yine onun ruhundan fışkıran şu hususlara da bir göz atıp geçelim:

a– Hakikî Müslüman, yeryüzünde cihanşümul sulhün en emin temsilcisidir

b– Müslüman, ruhunun derinliklerinde yaşattığı bu yüksek duyguyu her yerde soluklar-gezer

c– O, eza, cefa etmek ve zarar vermek bir yana, hatırlandığı her yerde emniyet ve selâmetin remzi olarak hatırlanır

d– Onun nazarında, elle yapılan tecavüz ile gıybet, bühtan, tahkir, tezyif gibi dil ile yapılan tecavüz ve çekiştirme arasında fark yoktur Hatta bazı durumlarda, ikincisi birinciden daha büyük cürüm sayılır

e– Bir mü'min bu günahlardan bazılarını irtikâp etse de yine mü'mindir ve dinden çıkmış sayılmaz Yani akidemizce küfür-iman arası bir mevki söz konusu değildir

f– Her meselede olduğu gibi, iman ve islâm meselesinde de, himmetler âli tutulup kemâlât-ı insaniyeye yani herhangi bir Müslüman değil, kâmil mü'minliğe talip olunmalıdır… gibi pek çok şey o mu'ciz-beyan lisanda tek bir satıra sığdırılmıştır

[21] Buhârî, iman 4; Ebû Dâvûd, cihad 2
[22] Bakara sûresi, 2/208

http://yesrip.yetkinforum.com

9icon Geri: Bir Demet Hadis Tahlili Bir Ptsi Ara. 22, 2008 7:17 pm

e.ubey

avatar
{{{~Yönetici~}}}
{{{~Yönetici~}}}
9 Mâlâyaniyâtı Terk, İslâm'ın Güzelliğindendir

İki Cihan Serveri buyuruyor ki: مِنْ حُسْنِ إِسْلاَمِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لاَ يَعْنِيهِ "Müslümanın islâmiyetine ait güzelliklerindendir mâlâyanîyi terk etmesi"[23]

Elbette ki, sadece böyle bir tercüme ile Efendimiz'e ait bir sözün derinliğini anlamak, bu kısa ifadenin şümulünü kavramak mümkün değildir

Hadiste; mü'minin islâmiyetinin, ihsan ve itkana ulaşabilmesinin sırrından bahsedilmektedir Yani pratikte ve dış yönü itibarıyla, sağlam, arızasız ve kusursuz bir seviyeye; iç yönü itibarıyla da ihsan sırrını temsile ulaşmış bir mü'min, mutlak surette, mâlâyaniyâtı terk etmelidir terk eder de

İçteki Ciddiyet Dışa Akseder

Ciddiyetsiz ve laubali insanların ibadetlerinde de ciddiyet yoktur Böyle bir insan, belki namaza durduğu zaman ciddî gibi görünebilir; fakat eğer iç dünyasında, kalb ve vicdanında ciddîliğe ulaşamamışsa, o sadece yıldız görünme sevdasında bir ateş böceğidir Uzun zaman da böyle görünebilmesi mümkün değildir Karakterler gizlenemez Her insan, er veya geç karakterinin muktezasını mutlaka yerine getirir Meğer ki ciddiyet onda değişmeyen bir karakter hâline gelmiş olsun! Temrin ve sıkı kontrolle bu seviyeyi yakalamak mümkündür Eğer böyle bir temrin ve kontrol varsa "olma", "görünme"nin önüne geçer bir serçe uzun müddet tavus kuşu olarak arz-ı endam edemez Yani insan, şuurunun ve zihin altının çocuğudur Onlardan kaçıp kurtulamaz

Meseleyi şöyle toparlayabiliriz: İçte ihsan olmalı ki, dışta itkan olsun! Dış, daima içten destek almalıdır İnsanın iç dünyası ciddî olmalı ki, bu onun dış dünyasına da sirayet etsin

Hz Ömer, hilafet mak----- tavsiye edilen büyük bir sahabi için şöyle demiştir: "Denilen kişi her yönüyle hilâfete lâyıktır Ancak şakası biraz fazladır Hâlbuki hilafet, bütünüyle ciddiyet isteyen bir meseledir"[24]

İnsanları idare durumunda hilafet ciddiyet ister de, yeryüzünde Cenâb‑ı Hakk'ın temsilcisi olma mânâsına hilafet ciddiyet iktiza etmez mi?

Allah huzurunda, O'nun boynu tasmalı bir kulu olma mevzuunda gerekli ciddiyeti elde edememiş bir insan, diğer hususlarda nasıl ciddî olabilir ki?

İhsan Şuuru ve Ciddiyet

Cümlenin başındaki "Min" harf-i cerri "hasr" ifade eder Bununla, Müslümanın ihsan sırrına ermesi için gerekli olan bir yoldan bahsedilmektedir O da laubaliliği terk etmektir Ciddiyet kazanılıp laubalilik terk edilmedikçe, bir insanın ihsan şuuruna sıçraması mümkün değildir

Cibril hadisinde, ihsan mertebesi en son merhale olarak ele alınmaktadır Allah Resûlü'ne gelen Cibril, evvelâ imanı, sonra islâmı sormuş ve bunlara Allah Resûlü'nün verdiği cevapları tasdikten sonra da "İhsan nedir?" diyerek ihsanı sormuştur Efendimiz de ona şu cevapla mukabele etmiştir:

اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ "İhsan, senin Allah'ı görüyor gibi O'na kulluk yapmandır Her ne kadar sen O'nu görmesen de O seni görmektedir"[25]

Bu mertebeyi yakalama da, ancak a'zamî takva, zühd ve vilâyet ile olabilir İnsan, evvelâ o noktaya ulaşmayı bir ideal ve gaye hâline getirmeli; sonra da oraya götüren yolları bir bir denemelidir

Allah, insana şah damarından daha yakındır[26] Bir şairin dediği gibi, insan, O'nu taşrada ararken, O, can içinde candır "Ben taşrada ararken, O can içinde can imiş" Bir başka şairimiz de şöyle der:

"Mâverâdan bekliyorken bir haber
Perde kalktı öyle gördüm ben beni"

Evet, insan her şeyi ile, O'nun kudret elinde evrilip çevrilmekte ve her şey, O'nun tecellîlerinden ibaret bulunmaktadır O'nu dışta aramak beyhude yorulmaktır Zira O, insana kendinden daha yakındır; bu sırrın inkişafı da ihsandır

Her İşte İtkan

İnsanın vicdanını, böyle bir ihsan şuuru sardığında, artık onun davranışlarına itkan hâkim olur Zaten Cenâb-ı Hak da, işin sağlam yapılmasını istemekte ve sağlam işi sevmektedir

O, Kur'ân'da diyor ki :

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

"De ki: Amel edin! Amelinizi Allah da, Resûlü de, mü'minler de görecektir Sonra görüleni de görülmeyeni de bilen Allah'a döndürüleceksiniz O da size yapmakta olduklarınızı haber verecektir"[27]

Yani yapılan bütün ameller, Allah'ın, Resûlü'nün ve vicdanları hüşyar mü'minlerin teftişinden geçecektir Onun için her amel, teftişe göre yapılmalıdır ki, sahibini utandırmasın Bu da, yapılan amelin çok sağlam yapılmasını zarurî kılmaktadır Böyle bir amele muvaffak olabilmek de, ancak içten "ihsan"a ulaşmakla mümkündür İnsan, iç âlemi itibarıyla böyle derinleşebildiği ölçüde, davranışları da çok mükemmel olacak ve bu insan, asla laubaliliklere düşmeyecektir Böylece de İslâm'ın güzelliklerini elde etmiş, başka bir ifadeyle, güzel olan İslâm'ı yaşamış, zatında güzel olan İslâmiyet'in güzelliğine uygun bir kemalât arşına taht kurmuş olacaktır

"Mâlâyanî", insanı hiçbir zaman alâkadar etmeyen, gereksiz ve onun ne bugünü ne de yarını için hiçbir faydası olmayan lüzumsuz şeylerle meşgul olması demektir Öyle ki, meşgul olduğu şeylerin, ne şahsına, ne ailesine ne de milletine hiçbir faydası yoktur


İşte İslâmiyet'teki güzellikleri yakalayabilmiş biri aynı zamanda laubalilikten de uzaklaşmış demektir Öyleyse bu hadis, aynı zamanda insana, ne yapması gerektiğini de öğretmektedir İnsan daima, yüce ve yüksek meselelerle meşgul olmalı, uğraştığı her mesele ya doğrudan doğruya, ya da dolayısıyla, hem kendine, hem ailesine hem de cemiyete faydalı bulunmalıdır Bir cihetle, ciddî insan olmanın tarifi de budur

Sözün burasında, hadiste teşemmüm ettiğim ince bir meseleyi de arz etmeden geçemeyeceğim:

Mâlâyaniyât Nedir?

"Mâlâyaniyât" ile meşgul olan bir insan, fırsat bulamaz ki "Mâyanî: kendisini ilgilendiren" şeylerle meşgul olabilsin Devamlı surette, hiç kendisini ilgilendirmeyen iş ve düşüncelerle dopdolu olan bir insan, kendisi için gerekli ve onu yakından ilgilendiren meselelere vakit bulamaz ki onlarla meşgul olsun

Henüz kendi çizgisini bulamamış ve frekansını tutturamamış bir insanın, o frekansta doğru bir şeyler yapması düşünülemez Mâlâyanîlerle dolu olan bir insanın, "mâyanî"ye açık olması mümkün değildir Evet kalbi ve kafası sakat şeylerle memlû (dolu) bir insan, nasıl ulvî ve sağlam şeylerle meşgul olabilir ki?

İşte Allah Resûlü, bütün bu mânâları üç-dört kelimelik bir cümlede ifade ediyor Ben, onu izah ederken fazla bir şey söylemiş sayılmam Sadece, o granit yapılı söze, birkaç ifade kazması indirdim Size gelip ulaşan da ondan kopan bir iki parça oldu Belki onları da, vicdanlarınıza sindirecek ölçüde beyan edemedim Ancak, benim ve benim gibilerin bu âcizliği dahi, Allah Resûlü'nün ifade ve beyandaki gücünü ispat etmektedir Çünkü bizler, Efendimiz'in söylediği bir sözü anlamaktan dahi âciz bulunuyoruz Hâlbuki O, bu sözleri hiç düşünmeden söylüyordu Bizim düşünce dünyamızı zorlayan bu muhteva ve bu mânâ yüklü sözler, O'nun normalde konuştuğu sözlerdi Bu mazhariyet, acaba, fetanetten başka ne ile izah edilebilir? Deha kelimesi böyle bir hasleti anlatmanın yanında ne kadar sönük kalmaktadır!

[23] Tirmizî, zühd 11; İbn Mâce, fiten 12
[24] Taberî, Tarihu'l-ümem ve'l-mülûk, 2/581; İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 44/438, 45/453; İbnü'l-Esîr, en-Nihâye fî garîbi'l-hadîs, 2/118
[25] Buhârî, iman 37; Müslim, iman 1-7
[26] Kâf sûresi, 50/16
[27] Tevbe sûresi, 9/105

http://yesrip.yetkinforum.com

Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz